Close Menu
  • FOTOFİLM TV
  • YAZARLARIMIZ
  • HABERLER
  • Güncel
  • Dünya
  • Araştırma
  • Festival Kapısı
  • Kitap Kapağı
  • Çağdaş Sanat
  • Seyyahın Karnesi
  • Söyleşi
  • Foto Haber
  • Video Haber
  • Dosya
  • Emek
  • Yedinci Renk
  • Spor
  • Kısa öykü
  • Sosyal Medya
  • Bilim & Teknoloji
  • Popüler Matematik
  • WORLD NEWS
Son Haberler

38th European Film Awards 2026

01/19/2026

6. Esenler Film Festivali ödülleri sahiplerini buldu

01/03/2026

14. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivalinde ödüller sahiplerini buldu

01/03/2026
Facebook X (Twitter) Instagram YouTube
Facebook X (Twitter) Instagram
FOTOFİLMFOTOFİLM
FotoFilm Kültür Sanat
  • Güncel
  • Festival Kapısı
  • Yedinci Renk
  • Kitap Kapağı
  • Çağdaş Sanat
  • Seyyahın Karnesi
  • WORLD NEWS
FOTOFİLMFOTOFİLM
Araştırma

Türk Film Endüstrisi Sempozyumu sektör temsilcilerini bir araya getirdi

İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü ile Antakya Uluslararası Film Festivali iş birliğinde düzenlenen Türk Film Endüstrisi Sempozyumu, Türk sinemasının mevcut durumu ve geleceğine dair kapsamlı bir değerlendirme sundu.
01/03/2026
Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Eposta Telegram
Paylaş
Facebook Twitter LinkedIn WhatsApp Pinterest Eposta

İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü ve Uluslararası
Antakya Film Festivali işbirliğiyle düzenlenen Türk Film Endüstrisi Sempozyumu 28-29 Nisan
tarihleri arasında Sütlüce Kampüsü Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi. Sempozyum’un
birinci gününde Ay Yapım CEO’u Kerem Çatay, Yönetmen Aydın Orak ve Yönetmen Eylem
Kaftan konuşmacı olarak yer aldı. İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rıdvan Şentürk ve
Yönetmen Mehmet Oflazoğlu’nun açılış konuşmalarını yaptığı Sempozyum’da Türk dizi ve film
endüstrisinin güncel durumu ve izleyici tutumları üzerinde duruldu.

Prof. Dr. Rıdvan Şentürk İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı

  Rıdvan Şenturk: Kıymetli hocalarımız, sevgili öğrenciler. Antakya Uluslararası Film Festivali ile iş birliği halinde düzenlediğimiz Türk Film Endüstrisi Sempozyumu’na hoş geldiniz. Sizleri sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum. Türk film sektörünün genişlemekte olduğunu söyleyebileceğimiz gibi aynı zamanda yüzleştiği tabii ki birtakım sorunlar da muhakkak bulunmakta. Gelecek ümidini taşıdığı kadar kaygıları da söz konusu. Bütün bunları birlikte değerlendirmeyi umuyoruz. Umarım bütün katılımcılar ve öğrencilerimiz için güzel ve verimli bir çalışma olacak diye düşünüyorum. Tekrar hepinize hoş geldiniz diyor; zevkli, eğlenceli ve verimli bir sempozyum gerçekleşmesini ümit ediyorum. Teşekkürler.

Antakya Uluslararası Film Festivali Başkanı Mehmet Oflazoğlu

Mehmet Oflazoğlu: Bugün burada bizim sadece geçmiş başarılarımızı değerlendirmek için değil, aynı zamanda Türk film endüstrisinin geleceğine yönelik güçlü bir vizyon çizmek için toplandık. Dünya hızla değişirken sinema sanatı ve yeni teknolojiler, yeni anlatım biçimleri ve yeni izleyici beklentileri ile dönüşüm geçiriyor. Bu değişim Türk film endüstrisine eşsiz fırsatlar sunduğu gibi yeni sorumluluklar da yüklüyor. Türk sinemasının kendi köklerinden aldığı güçlü ilhamı çağın gerektirdiği yenilikçilikle oluşturması büyük önem taşımaktadır. Özellikle de genç sinemacılarımıza düşen görev büyüktür. Onlar teknolojiyi ve yaratıcılığı bir araya getirerek Türk sinemasını sadece ulusal ölçekte değil; küresel arenalarda da daha görünür hale getireceklerdir. Bizler ise sektörün farklı alanlardaki aktörler olarak eğitime, yapım desteğine, uluslararası iş birliklerine ve sektörün sürdürülebilirliğine yatırım yaparak bu değişimi desteklemeliyiz. Antakya Uluslararası Film Festivali olarak bizler bu vizyon doğrultusunda sinema sanatına katkı sunmaya ve yeni yeteneklere alan açmaya ve Türk sinemasını dünya sahnesinde daha güçlü bir şekilde temsil etmeye kararlıyız.

Ay Yapım’ın kurucusu ve CEO’su Kerem Çatay

Türk film endüstrisinin bugünkü durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle pandemi sonrası sinema izleyici alışkanlıkları ve içerik türleri açısından nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz?

Kerem Çatay: Genel olarak Türk film endüstrisini ikiye de ayırabiliriz. Hocamızın da söylediği gibi ilk taraftan hem umut vereceğim tarafları var hem de zor tarafları var. Sinema filmlerinden gidersek şöyle bir matematik bir dert var: 2018-2019 yıllarında yıllık izleyici sayısının 25-27 milyonlara ulaştığı Türk sineması, Covid’den sonra yıllık 15-16 milyonlara düşmüş durumda. Olan filmler de izleyici tarafından karşılık bulanlar da bu yılın en çok izlenen ilk on filmini yaptığımız genelde çocuk filmleri, animasyonlar ve komedi filmleri. Yani eskisi kadar drama ekranlarda beyaz perdede göremiyoruz. Bu nedenle izleyicinin hızla perdeye dönmesi gerektiğini düşünüyorum. Bazen bu tabii kaliteli arzla da oluyor. Yani izleyicinin direkt önüne uyacak bir filmin normalde sinemaya gitmeyi düşünmeyen izleyiciyi çektiği örneklerde gördük. Ama değişen teknoloji belki platformların artması insanların sinema biletinden çok platformlarda abone olup izlemek isteği olması olabilir. Bilmiyorum. Eskiden tabii bir sinemaya gitmek başka bir tecrübeydi, bir eğlence vesilesiydi. İnşallah ilerleyen yıllarda tekrar eski sinema izleyicilerimiz dönecektir.

Bunun dışında gördüğüm başka bir konu da festival filmlerin üretiminin gelecek yıllarda düşmesinden endişeliyim. Festival filmlerindeki üretimlerde ekonomik gerçekler değil de artık belli bir maliyete ulaştığı için filmciler, hikâye anlatıcıları festival filmleri üretmekte daha çok zorlanıyorlar. Çünkü eskisi kadar filmi ürettikten sonra karşılayacak mecralar da azaldı. Bu konuda Kültür Bakanlığı’nın destekleri var. Öbür tarafta ticari olarak bildiğiniz üzere televizyon dizileri oldukça yaygın. Dünyadaki verilere göre Türk televizyon dizileri en çok üretim verme, en çok dolaşıma girme ve en çok nüfuslaşma konusunda dünyada ikinci ve üçüncü sıralarda yer alıyor. Türk dizileri bu kadar dünyada dolaşırken filmlerinin de buna yakın bir güç elde etmesi gerekiyor.

İnşallah televizyon izleyicisinin önümüzdeki yıllarda tekrar sinemalara dönmesini, tekrar 25-27 milyon seviyelerine gelmesini bekliyoruz. Bu gerçekleşirse yapımcıların da daha büyük hikâyeler belki dönemsel hikâyeler anlatmak cesaretinin göstereceğini umuyorum. Yani herhalde 7-8 yıl öncesine göre kırk kat küçülme olan başka bir sektör kalmadı. Sinema haricinde Covid’den etkilenilen bir sürü sektör tekrar kendi haline döndü. Belki üstüne bile geçti ama sinema salonları ve sinema rakamları hala yaklaşık yüzde kırk geride. Bunun bir şekilde hem kaliteli arzla hem de izleyicinin eski alışkanlarına geri dönmesiyle aşılacağını düşünüyorum.

Yapay zekâyla ilgili düşüncelerinizi biraz daha açabilir misiniz?

Kerem Çatay: Yapay zekâ ile ilgili dünyada şöyle bir durum var. Avrupa Birliği veya Amerika Birleşik Devletleri bu konuya biraz mesafeli yaklaşıyor. Bu konu da şu: Burada üretilecek son çıkan materyalin telifiyle ilgili tartışmalar var. Çünkü üretim sırasında onların “engine” dediği bir zekâ kullanılıyor. Dolayısıyla bu zekâya yüklenen, bu zekâdan yararlanılan materyalin, telifinin kimin olduğuna dair bir tartışma var. Ama Asya bu konuda o kadar mesafeli değil, onlar hızlı ilerliyorlar. Türkiye’de de bu anlamda bir yasal düzenleme yok. Dolayısıyla aslında bence yapay zekâ konusunda ülkemiz de hızla konum almalı. Çünkü bu önlenebilecek bir durum değil. İki hafta önce sanırım, Amerika’da en büyük projeleri üreten James Cameron adlı yönetmen yapay zekâ kullanımıyla ilgili çalışmaya başladığını söylüyor ve bir açıklama yaptı. Burada benim bu “engine” dediğim, motor olarak ifade edilebilecek bilgiye verdiğim yaratıcılık ve mesai önemlidir. “Telif buradadır” dedi. Ben bunun tek başına söylendiğini düşünmüyorum. Belli ki büyük Amerikan stüdyolarının bazılarında görüşülmüş. Dolayısıyla bunun önüne geçiremeyecek. Ne kadar erken konum alınırsa o kadar iyi olacağını düşünüyorum. Tabii bunu yaparken insanların telif haklarına riayet edecek bir sistem kurulmalı ama Türkiye bu kadar genç nüfusu varken bu iş de arkadan gidenlerden olmamalı.

Sempozyumun ilk gününün son oturumunda Öğr. Gör. Alp Eren Erbay moderatörlüğünde Eylem Kaftan ve Aydın Orak ile yönetmenlik üzerine söyleşi gerçekleştirildi.

Öğretim Görevlisi Alp Eren Erbay- Eylem kaftan-Aydın Orak

Alp Eren Erbay: Öncelikle sizlerin kişisel olarak bu sektöre girişinize dair sorularım olacak. Ardından endüstriye dair sorularım olacak. Sonrasında uluslararası konulara değineceğim ve yeni teknolojilerden bahsediyor olacağız. Öncelikle film ya da belgesel film bağlamında ilk ciddi projenizi çekmeye nasıl karar verdiniz? Bu yolculuğunuz nasıl başladı onları öğrenmek istiyorum.

Eylem Kaftan: Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunuyum. Sizin de bahsettiğiniz gibi aslında geriye dönüp baktığımda ben kendimi gecikmiş gibi hissettim. Çünkü önce lisans yaptım felsefede. Toronto’daki York Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptım ve oradan da Montreal’e geçtim. Aslında ilk filmim benim 1999 Marmara depremi ile ilgili. Yani en ciddi işim değil, çok amatör bir işti ama ona geri dönmek istedim. O noktada daha öğrencilik yıllarımda aslında hiçbir bilgim ve tecrübem yoktu. Daha yeni işlerin içine giriyordum. Belgeselle ilgili deneyimim çok azdı ama deprem benim çocukluğumu geçirdiğim bölgeleri vurduğu için ve çok büyük bir yıkıma şahit olduğum için etkisi büyüktü. O dönem Kanada’dan yaz için TRT’deki filmde oynamak için gelmiştim. Çok etkilendim. “Bir şeyler yapmalıyım” deyip tamamen şuursuz bir şekilde aslında elime kamerayı aldım ve yaparak bir şeyler öğrendim. Yani kurgu, filmin yapısı nasıl oluşturulur, onu dahi bilmiyordum. O dönem Montreal’de bir Türk yönetmenle tanıştım. Kendisi sağ olsun bana montaj stüdyosunu açtı. Orada her şeyi kendi kendime öğrendiğim bir film oldu. Aslında yapı olarak çok bir estetik, artistik değeri fazla olmayan bir film. Ama sonuçta malzeme çok etkileyici olduğu için, yani depremin yıkıntılarından bir iki hafta sonra hemen Değirmendere-Yalova bölgelerinde olduğum için görüntü etkileyiciydi. O şekilde iki ödül aldı. Yani belgesel dünyasının ne kadar dipsiz bir kuyu olduğunu, ne kadar sonsuz olanaklara imkân verdiğini, eğlenceli ve çok yaratıcı bir alan olduğunu Kanada’da öğrendim.

Alp Eren Erbay: Peki Aydın Bey, sizin bu yolculuğunuz nasıl başladı?

Aydın Orak: Yani şöyle söyleyeyim sinema tiyatro hayatım boyunca hep vardı. İlkokuldan beri tiyatro, oyunculuk bir şeyler yapıyorduk. Ama İstanbul’da profesyonel olarak tiyatro, sinema yapmak biraz meşakkatli ve zor bir süreçti. İşte 2000’de başladım, ilk profesyonel tiyatro, sonra sinema, işte kısa filmler, belgeseller şeklinde devam etti. Bir dönem gazetecilik yaptım. O gazetecilik refleksiyle belgeseller yaptım. Sonra da işte az önce saydığınız şeylerle bugün buradayız.

Alp Eren Erbay: O zaman benim endüstriye dair birtakım sorularım olacak. Şimdi açılış konuşmasında Kerem Çağatay Bey sinema izleyicisi sayısındaki düşüşe vurgu yapmıştı. Rakamlardan bahsetmişti. Sizler bugün Türkiye’de seyircinin film izleme alışkanlıklarında nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz? Sinema salonlarına ilgi nasıl? İzleyicilerin tercihlerinde ya da içerik beklentilerinde gözlemlediğiniz önemli bir değişim var mı?

Aydın Orak: Şimdi tabii pandemi ile beraber seyir alışkanlığı biraz bir dönüştü. Bireyselleşti ve daha evlere kapandı gibi dijital platformlarla beraber. Fakat bunun bir geçici bir dönem olduğunu düşünüyorum. Biraz tiyatrodan ya da beraber bir şey izleme alışkanlığından örnek vermek gerekirse, tiyatro 2 bin 500 yıldır var. 2 bin 500 yıldır defalarca böyle pandemiler yaşandı. Kıyımlar, dünya savaşları oldu. İinsanlar daha zor şartlarda yaşadı, ölümle pençeleştiler. Fakat sonunda tekrar insanlar bir araya gelip böyle bir salonda beraber bir şeyi deneyimleme anını hep istedi ve hep isteyecek gibime geliyor. Bunun geçici bir dönem olduğunu düşünüyorum. Şu an evet gişe biraz sıkıntılı, izleme oranları çok düşük sinemalarda özellikle. Fakat yarın böyle olmayacağını umuyorum. En azından ben bu umudu taşıyorum. Dijital platformlar çıktıktan sonra “Sinema öldü, bitti, yok oldu” demek bana doğru gelmiyor. Ben biraz tiyatrodan aldığım ilhamla bunu söylemek istiyorum. Çünkü bunu geçici bir dönem olduğunu düşünüyorum.

Alp Eren Erbay: Evet, Aydın Bey pozitif yaklaşıyor bu konuya. Sizlerin görüşünü merak ediyorum.

Eylem Kaftan: Yani pozitif negatiften ziyade durumu analiz etmek lazım. İlk aklıma gelen 3 önemli unsur izleyiciye ulaşamaması, izleyici sayısının düşmesi, kültür politikaları, eğitim ve ekonomi diyebilirim. Ben izleyici sayısının düştüğünü değil, dijital platformların içeriğinin düştüğünü düşünüyorum. Çünkü İzleyici bir şekilde artık evde oturuyor. Tabii bunun ekonomik nedeni çok büyük. Yani derin yoksulluğun arttığı büyük bir ekonomik krizden geçiyoruz. Ekonomik boyutu var işin ve bu nedenle platformlar da rahatlamış durumda. Gerçekten sanatsal değeri yüksek, gerçekten felsefi, sosyolojik şeyleri olan iyi işlere ulaşılabilmesi için mutlaka devletler tarafından desteklenmesi lazım.

Alp Eren Erbay: Oyuncularla olan toplantıda bizim için en önemli kitle gençler ve öğrenciler. Onları nasıl kazanabiliriz? Onları nasıl sinemaya çekebiliriz? Bu filmlere nasıl getirebiliriz? Bunun için çalışmalar yapmamız lazım. Üniversitelerle iş birlikleri yapmamız lazım. Belki hocaların belli filmlere, sinemaya gitmeyi zorunlu hale getirmesi lazım öğrenciler için. Bilmiyorum ama bu kültürü teşvik etmek, ilham vermek için bir şeyler yapmak lazım diye düşünüyorum. Çünkü sanat iyileştirir, sanat iyi gelir insana. Aydın Bey, bu konuyla ilgili söylemek istedikleriniz var mı acaba?

Aydın Orak: Ülkelerin genel bütçelerine bakıyorsunuz, sanata yatırılan bütçelere bakıyorsunuz. Türkiye’de gerçekten devede kulak. Başlangıç için, projeyi hareketlendirmek için teşvikler çok değerli. Dünya sinemasında Tarkovsky, Bergman bunların öncüleridir. Desteklenmesi gereken alan budur aslında. Doğal olarak bakanlıklar ya da yurtdışındaki fonlar bu tür sinemaya destek verir. Çünkü kalıcı olan o. Bugün Bergman, Tarkovsky filmini defalarca dönüp dönüp tekrar izleyebiliyoruz. Bu tür filmler de böyle. Desteklenmesi gereken ama direkt amacı para kazanmak olmayan, bir değer katan, ülke sinemasına, ülke insanına, kültürüne değer katan filmlerdir bunlar. Bunların desteklenmesi sadece Kültür Bakanlığı ile ilgili bir destek değildir. Üniversiteler destekleyebilir, belediyeler destekleyebilir, özel şirketler destekleyebilir. İşte iş insanları destekleyebilir. Dünyada bunun çok örnekleri var. Almanya’da her eyaletin bir sinema fonu desteği var.

Alp Eren Erbay: Sizce Türkiye Sineması yurt dışında bir tarz, bir kimlik oluşturuyor mu?

Aydın Orak: Yani bence Türkiye sinemasının bir karakter sorunu var. Şöyle bir karakter sorunu. Şimdi bir tanımladığınızda, bir Roman sinemasını izlediğinizde bunun bir Roman sineması olduğunu aşağı yukarı anlarsınız. İran filmi izlediğinizde bunun İran sineması olduğunu belli başlı bazı kodlarla anlarsınız ama Türkiye’de giden herhangi bir filmin Türk filmi olduğunu Yeşilçam’da anlardınız ama bugün yok. Bugün yönetmenler var. Yani karakter sineması değil yönetmen sineması var. Yani bugün Nuri Bilge Ceylan diyorsunuz, Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu diyorsunuz. Bunların bir dili var, bir üslubu var. Onun için karakterden değil de yönetmenden söz edebiliriz diye düşünüyorum.

Eylem Kaftan: Türk sineması ne yazık ki bir bütünlük arz eden bir sinema değil. Biz coğrafya olarak da böyleyiz. Hem her şeyin eşiğinde ve beşiğinde ama aynı zamanda hep böyle kendini arayan bir yerdeyiz. Bazen yeni Roman sinemasından etkileniyoruz. Filmlerimiz oradaki işte siyasi ülkenin referanslarına paralellik, oradaki bireylerin sıkışmışlığına paralellik gösteriyor. Ama işte Nuri Bilge Ceylan gibi bir dünya sinema ustasıyla anılıyor Türk sineması. Ona öykünen ya da ondan feyz alan, esinlenmiş yönetmenlerin filmleri oluyor. Bir kimliksizlik demek istemiyorum ama biraz köksüzlüğü var Türk sinemasının. Ama hep böyle bir arama, bir köklere dönmeye çalışmak duygusunu görüyoruz.

Alp Eren Erbay: Film üretirken bir yandan da bir nevi yönetimin bir organizasyon yapması gerekiyor. Ben o anlamda sizin tarzınızı da merak ediyorum. Set ortamında bir yönetmen olarak nasıl bir tarzınız var? Nasıl bir denge sağlıyorsunuz teknik ekiple?

Eylem Kaftan: Türkiye’de yapımcı bulmak çok zor. Özellikle bağımsız ticari olmayan filmlerde yapımcı bulmak. Bundan dolayı Türkiye’de yönetmen-yapımcı diye bir kitle çıktı ortaya. Hepimiz yönetmen yapımcıyız. Yani kendi çekmek istediğimiz filmlerin bir şekilde yapım koşullarını yaratmak zorundayız. Bundan dolayı da zorunlu olarak adınız yapımcı olarak da geçiyor. Çünkü yapımcı bulamıyorsunuz. Setteki durumda da yapımcı-yönetmen olarak oradasınız. Hem işin ekonomik olarak bir bütçesi varsa onun sette idare edilmesi eğer yoksa da bir şekilde yaratmak gerekiyor. Bundan dolayı iki işle uğraşıyorsun. Hem yapım kısmı hem yönetim, oyuncular hepsiyle uğraşıyorsunuz. Bu da tabii biraz zor bir durum. Siz burada işin kreatif kısmıyla mı ilgileneceksiniz? Yoksa paranın idare edilmesiyle mi ilgileneceksiniz? Burada da iki rol düştüğü için zor oluyor.

Aydın Orak: Yürümek bu işin en önemli kısımlarından biri. Çünkü çok fazla kompleksli, sıkıntılı, egolu insanlarımız da var maalesef. Ama tabii, iş büyüdükçe biraz kontrolden de çıkabilme tehlikesi oluyor. O yüzden mümkün mertebe “Küçük ekiplerle nasıl çalışabilirim? Beni yormayacak, problemli olmayan insanlarla nasıl çalışabilirim?” diye düşünmek gerekiyor. Burada biliyorsunuz bir uygulayıcı, yapımcı, yapım koordinatörü bazen ekibi kuruyor ama sizin memnun kaldığınız, çalıştığınız insanlar varsa onlarla çalışmaya devam ediyorsunuz. Aynı şekilde oyuncularla da. Evet, insan faktörü çok önemli. En nihayetinde bir mühendislik yapıyorsun. Bu mühendisliğin ana malzemelerinden biri insan. O insanı da her zaman sen tasarlayamıyorsun. O insan neyse o şekilde geliyor. Ben de sakin, sıkıntısız setler olsun istiyorum. Onun dışında proje geliştirmeye çok vakit ayırırım. Projenin tasarımına çok vakit ayırırım. o perdede göreceğimiz filme, beynimde çalıştırmaya, beynimde onu projekte etmeye çalışırım.

Alp Eren Erbay: Siz anlatırken hem çok keyifli hem de çok boyutlu ve çok ciddi bir iş olduğunu bir kez daha anlamış bulunuyoruz. Film ve dizileri aslında halkın veya insanların bir haykırışı olarak görüyorum. Yani daha çok kendini ifade etme yöntemi olarak görüyorum. Burada da Türkiye’de kadın hikâyelerinin anlatımında sizce bunun önündeki en büyük engel nedir? Yani bu tarz hikâyeleri kurgularken ve çekerken hangi engellerle karşılaşıyorsunuz? Çünkü bir haykırış var ve burada RTÜK gibi bir faktör de var. Sansür, oto-sansür gibi faktörler de var. Nasıl değerlendiriyorsunuz, içeriklerinize nasıl yansıtıyorsunuz?

Eylem Kaftan: Yani benim filmim mesela Bir Gün 365 Saat çok sert ve tabu bir konuyu ele alıyor. Tabii ki çekmeden önce “Nasıl karşılanacak, nasıl alınacak, izleyici tarafından kabul görecek mi?” diye çok düşündüm, düşündük ekip olarak. Ama eğer bir konuyu gerçekten incelikli olarak, objektif olarak, ajitasyona kaçmadan işliyorsan, izleyici bunu alıyor ve kabul ediyor ve saygı duyuyor. En güzel şekilde de karşılığını veriyor ve kendi filmi haline getiriyor. Yani buradaki mesele bu. Kadın meselesinde de bunu ajite etmeden, kurbanlaştırmadan -çünkü kendimizi kurbanlaştırabiliyoruz- incelikli bir şekilde hissettirebilmek gerekiyor. Mesela benim filmimde bir adalet, kız kardeşlik ve dayanışma vurgusu vardı. Yani o karanlığın içinden aslında hani bir ensest filmi değil de bir kız kardeşlik filmi olarak ben onu anlatıyorum ve izleyici de bunu her yerde böyle alıyor. Bundan çok büyük ilham alıyor ve çok güçlenmiş bir şekilde sinemadan çıkıyor. Bu beni çok mutlu ediyor. Ben sadece kurban hikâyesi asla anlatmazdım. Çünkü biz bunları dizilerde zaten görüyoruz. Televizyon programlarında görüyoruz ve bizim kurbanlık duygumuz pekişiyor. Bu iyi bir şey değil. Çünkü öğrenilmiş çaresizlik içindeyiz. Öğrenilmiş çaresizliği aşarak, bir şeyler yaparak, adım atarak, korku duvarını yıkarak hareket etmemiz lazım. Böyle birbirimize sıkı sıkı sarılarak. Hani ben bir mesajdan bahsediyorsak bu mesajı benim karakterlerim verdi zaten. Bunu izleyici çok güzel aldı pek çok coğrafyada. Böyle baktığın zaman incelikli bir şekilde hiçbir engel kalmıyor önünde.

yönetmenler Aydın Orak ve Eylem Kaftan

Türk Film Endüstrisi Sempozyumu’nun ikinci ve son günü, yoğun bir katılımla başladı. İlk oturumda, yapımcılık üzerine deneyimlerini paylaşmak üzere Yapımcı Nuray Kayacan Sümbül ve Yapımcı Halil Kardaş davet edildi. Oturumun moderatörlüğünü İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rıdvan Şentürk üstlendi.

Rıdvan Şentürk: Hoş geldiniz. Önce misafirlerimi tanıtmak isterim. Nuray Kayacan Sümbül, Uludağ Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun. Senaryo eğitimi alıp 2018’de yönetmenliğe ve yapımcılığa başlıyor. Ardından çektiği bir dizi filmle uluslararası festivallere katılıyor, ödüller alıyor. Filmleri genelde belgesel tadında. “Ardında Kalanlar”, “İçtima”, “Merhamet”, “Umutsuzluğa Yolculuk”, “Kan ve Ter”, “Bir Şampiyonluk Hikâyesi”, “Ukde” gibi belgesellere imza atıyor.

Halil Kardaş ise genellikle sinemacıların son dönemdeki kaderi midir bilinmez ama Yıldız Teknik Üniversitesi mezunu. Oradan sinemaya geçiş yapıyor. 2010 yılından bu yana da etkin. Filmleri daha çok uzun metraj sinema filmi alanında: “Bir Tutam Karanfil”, “İçimdeki Kahraman”, “Rota”, “Dilsiz”, “Anons”, “Güvercin Hırsızları”, “Bir Gün Bir Çocuk” ve 2013’te “Yozgat Blues” gibi Türkiye’de oldukça tanınan filmlere imza atıyor.

Bu oturumda yapımcılık üzerine konuşmak istiyoruz. Yapımcılığın nasıl bir şey olduğunu, Türkiye şartlarında ne gibi zorluklar ve fırsatlarla karşılaşıldığını, film öncesinde ve sonrasında neler yaşandığını bu iki ayrı süreç halinde mütalaa etmek istiyoruz. Çok kısa bir giriş olması bakımından ve kendinizi tanıtmanız açısından Nuray Hanım’la başlayalım. Sosyolojiden sinemaya geçiş nasıl oldu? Oradan küçük bir girizgâh yapabiliriz diye düşünüyorum.

Nuray Kayacan Sümbül: Ben üniversitede sosyoloji bölümü mezunuyum ama hep yazarlık tutkum vardı. Yazılar yazıyordum, kitaplarım vardı. Senaryo eğitimi aldım. Sonra Kültür Bakanlığı’na başvuru yaptım. Bir senaryoyu hayata geçirmeyi çok istiyordum ama yönetmenlik fikrim yoktu, senarist olarak düşünüyordum. Ancak başvurduğumda belli kriterler vardı. İki kısa filminiz ya da bir belgeselinizin olması gerekiyordu. Ben de “Ardında Kalanlar” belgeselini çektim. Zaten Ahmet Uluçay’la bir söyleşimiz vardı, katılacaktı. Eşinin ona desteği üzerine bir belgeseldi bu.

Sonraki aşamaları var tabii, kurgu aşaması, post-prodüksiyon… Böyle bir bütçem olmadığı için kurgu öğrenmek zorunda kaldım. Bir senede kurgusunu tamamladım. Sesini, diğer teknik işlemleri elimden geldiğince yaptım. Sadece kalıbı dışarıda yaptırabildim. Bu belgesel ödüller aldı, başarı getirdi. Bununla birlikte TRT’de editör olarak işe girdim, yönetmenliğe devam ettim. Sonra kendi projelerimi yaptığım için prodüktör kadrosu aldım. Şu an TRT’de yapımcı olarak İç Yapımlar Dairesi Başkanlığı’nda çalışıyorum. Kendi projelerimi yapıyorum.

Yani yapım kısmına da hâkimim. Sadece çekim ve sonrası değil, öncesindeki finans kısmını da halletmek gerekiyor. Dışarıda da belgeseller yaptım. Geçen sene bir uzun metraj sinema filmi desteği aldım. Şu an onun çalışmalarını yapıyorum. Fon bulma, ortak yapım gibi konularda elimden gelen gayreti gösteriyorum. Tabii Halil Bey tamamen yapımcı olduğu için, piyasada işler yaptığı için yapımcılığa dair daha ayrıntılı bilgi verebilir. Kendini tanıttıktan sonra ben de karşılaşılan zorluklar ve bu zorlukların nasıl aşılabileceği konularında konuşursam daha sonuç odaklı olur.

Halil Kardaş: Rıdvan hocam, dediğiniz gibi ben Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği mezunuyum. 2010’a kadar mühendislik yaptım. Sahalarda, şantiyelerde mühendislik çalışmalarım oldu. Ancak sınıf arkadaşım Mahmut Fazıl Coşkun belki tanırsınız, “Anons” ve “Yozgat Blues” filmlerinin yönetmeni, aynı sınıftaydık. Kendisi de elektrik mühendisi. Okul bittikten sonra hiç mühendislik yapmadı ve Amerika’da yönetmenlik üzerine eğitim aldı. Döndükten sonra belgeseller yapmaya başladı.

Arkadaş olduğumuz için görüşüyorduk. Zamanla “beraber bir şeyler yapalım mı?” dedik. 2009’da mesleği bırakma kararı aldım. Bu kararlar kolay alınmıyor. Mesleğinizi, hayatınızı, akışınızı değiştiriyorsunuz. Ama bazen iyi olabiliyor. 2010 yılında yapımcı olarak başlamadım aslında. O zaman yapımcılık nedir deseydiniz, ben de bilmiyordum. Ama öğrenilebilecek bir şeymiş.

Zeynep Özbatur’un eğitimlerine katıldım. Nuri Bilge Ceylan’ın yapımcısı. İlk onun altı aylık eğitimine katıldım. Film izlemeyi seviyoruz ama o dünyaya adım atmak için bazı eğitimlerden geçmek gerekiyor. “Yozgat Blues” ilk uzun metraj filmimdi. Mahmut’la birlikte çektik. Ardından “Anons” geldi. Sonra Avrupa Birliği’nin yapımcılar için bir programına katıldım. 1 yıl sürdü. 3 farklı ülkede eğitim aldım. Şimdi de AB’nin Türkiye temsilcisiyim.

Yapımcılıkla ilgili kısa bir girizgâh yapacağım. Uzmanlık alanımız uzun metraj ve belgesel. Ama herkesin sürecine dair bir şeyler paylaşmak isterim. Film yapmadan önce hikâyeye ihtiyacınız var. Mutlaka bir senaryo olmalı. Genelde yönetmenlerin senaryoya dahil olduğu projelerde yer alıyorum. Yönetmen odaklı çalışıyorum. Bazı yönetmenlerle ikinci, üçüncü filmleri çekiyoruz birlikte. Kısa filmler, yapımcı ve yönetmenin birbirini tanıması açısından çok önemli platformlar. Kısa sürede çekilen bu işler karşılıklı tanıma imkânı sağlıyor.

Ama öncesi var: senaryo, yapım öncesi hazırlık, çekim süreci ve sonrası… Post-prodüksiyon, ses tasarımı, renk düzenlemeleri, hangi festivallere gönderileceği… Mesela Berlin’de açabilir miyiz? 10 bin başvuru oluyor ve 30-40 film seçiliyor. Bu yarışta iddialı olmak gerek. Bu sektörde insanın kendine şunu sorması gerek: Bu işte yetenekli miyim? Bende bu kumaş var mı?

Bu sadece kişinin kendisinin bilmesiyle yetmiyor. Festivallerde, gösterimlerde, sinema camiasından insanların da takdir etmesi gerekiyor. Bu varsa yola devam. Yoksa, yapımcılık gibi daha teknik alanlara yönelmek gerekebilir. Yönetmenlik, senaristlik, kurgu daha kreatif alanlar. Bunu anlamanın yolu kısa film çekmekten geçiyor.

Film yapmak kolektif bir iştir. Karşılıklı iletişim, hem sanatsal hem finansal şeffaflık, güven çok önemli. Her çekimden bir şey öğreniyoruz. Bu şekilde gelişiyoruz.

Rıdvan Şentürk: Gençler kendi kısa filmlerini çekerken genellikle ilk sorun finansman oluyor. Bu konuda ne tavsiye edersiniz? Çok para mı önemli, yoksa zekâ mı?

Halil Kardaş: İkisi de önemli. İyi bir senaryo ilk adımdır. Senaryodan emin olmak kolay değil. Yazmak zor. Hikâye yazmak başka, senaryolaştırmak başka bir beceri. Senaristlik bu görsel dile dönüştürme yeteneğidir. Yurt dışında bu iş profesyonelleşmiş. Senaryo doktorları var, analiz yapıyorlar. Türkiye’de de destek alabileceğiniz isimler var. Uluslararası projelerde yurtdışından okuyan bir göz, kültürel farklılıkları anlamak açısından faydalı. Finans meselesi en büyük sorun. Genelde arkadaş gruplarıyla yapılan işler oluyor. Maalesef büyük finansmanlar yok. Ama özel ve devlet destekleri var. “TRT 12 Punto”, Sinema Genel Müdürlüğü’nün proje destekleri, belgesel ve yapım fonları gibi. Festivallerin kısa film destekleri de var. Bunlara başvurulmalı. Bu başvurular aynı zamanda senaryonuzun bir değeri olup olmadığını da gösterir. Eğer karşılık bulursa, sizde de heyecan yaratır. Festivallerde ödül alırsanız finansal olarak da katkı sağlar.

Kısa filmler amatör ruhla yapılabilir. Anne yemek yapar, evde çekim yapılır. Ama uzun metraj tamamen farklı. Büyük organizasyon, kalabalık ekip, teknik gereklilikler… O yüzden kısa filmde pratiklik, uzun metrajda ise planlama önemli. Başvurular için gerekli belgeler: senaryo, sinopsis, bütçe planı gibi şeyler. Bunları hazırlayıp başvurmalısınız. Bu, projenizin değerini anlamanın ilk adımıdır.

Rıdvan Şentürk: Kısa film, yani tematik diyebileceğimiz kısa, sıralı, küçük ve kısa sürede tamamlanan sinema filmi… Filmin havasında yapılan çalışmaların dışında, sizin daha çok belgeselle ilgilendiğinizi biliyoruz. Belgesel filmlerin yapımcılığı ile ilgili olarak hem gençlerimize tavsiyeler vermek açısından hem de karşılaştığınız zorluklar ve bu zorlukları aşmak için önerebileceğiniz ipuçları bakımından neler söyleyebilirsiniz? Belgesel film yapımcılarının süreci biraz daha farklıdır herhalde.

Nuray Kayacan Sümbül: Belgeselde şöyle bir sorun var: Belgesel, sanki böyle kenarda duran, sinemanın dışında kalan bir türmüş gibi algılanıyor. Hatta uzun metraj sinemacılar arasında bile bu algı mevcut. Oysa ben Bakanlık sunumlarında uzun metraj başvurularında bile “Belgesel yönetmenisiniz, oyuncu yönetimini nasıl yapacaksınız?” gibi sorularla karşılaşıyorum. Ben de orada şunu söyledim: Belgeselde gerçek karakterleri oynatıyorsunuz. Sadece röportajlar değil, festival belgeseli yaptığınızda o karakteri takip etmeniz, bir film çeker gibi yaklaşmanız gerekiyor.

Prof. Dr. Rıdvan Şentürk-Nuray Kayacan-Halil Kardaş

Ben öyle kafadan konuşan belgeseller yapmıyorum. Karakteri izliyorum, yaşadıklarına tanıklık ediyoruz; yani aslında bir film gibi oluyor. Sinemada zaten gerçekliği yakalamaya çalışıyorsunuz, belgesel de bunu doğrudan sağlıyor. Bu çok büyük bir avantaj ve ben bu yüzden belgeseli çok seviyorum.

Daha önce yaşamış kişiler ya da tarihî olaylardan ziyade, şu an yaşayan insanların hikâyelerini anlatmayı tercih ediyorum. Eğer bu konu bize bir bilgi, bir his, bir duygu aktarabiliyor ve hayatımızda bir kırılma yaratabiliyorsa, işte ben bu tür insan hikâyelerini çekiyorum. Bu noktada kısa film, uzun metraj ya da belgesel fark etmeksizin, anlatılacak hikâyeyi hissedebilmek çok önemli. Öğrenci de olsanız, profesyonel de olsanız bu duyguyu hissedebilmeniz gerek. Şu festivalde iş yapar mantığıyla yapılan işlerin başarılı olduğunu pek görmedim. Yönetmen, senarist hatta yapımcı o projeye gerçekten inanmalı. İnanmadığınız bir şeyi karşı tarafa aktarmanız mümkün değil. Ben de ilk belgeselimi tamamen öğrenci koşullarıyla çektim ve bugün istediğim projeleri gerçekleştirebiliyorum. Ama ilk etapta çok büyük maddi ve manevi zorluklar yaşadım.

Şu an gençlerin çok ciddi avantajları var. Ben örneğin artık başvuramıyorum ama siz TRT Belgesel’in öğrenci kategorisine başvurabilirsiniz. Yarışmalar ve proje destekleri var. Üstelik maddi getirileri de gayet iyi. Birçok festivalde öğrenci kategorileri mevcut, başvuru ücretleri de ya alınmıyor ya da çok cüzi. Yeter ki araştırın. Öğrenciyken çok şey öğreniyorsunuz. Sektörden insanlara, hocalarınıza ulaşabiliyorsunuz. Bana bile Instagram’dan soru soranlara elimden geldiğince cevap veriyorum. Bilgiyi paylaşmak önemli çünkü bu filmler sadece bize ait değil, bizden sonra gelecek olanlara da ait.

Bu iş bir ekip işi. Ama genel olarak en büyük sorunlardan biri, üniversitelerle meslek birlikleri, kamu kuruluşları ve özel sektör arasında kopukluk olması. Teorik olarak ne kadar iyi olursanız olun, pratiğe dökemediğinizde sorun yaşanıyor. Gerçek bir sete çıktığınızda yaşayacağınız problemleri önceden görmeniz zor. Üniversiteler, öğrencilerin mezun olmadan önce sete çıkabileceği, staj yapabileceği alanlar yaratmalı. Kurgu, görüntü yönetimi, yönetmenlik gibi alanlarda doğrudan deneyim kazanmaları sağlanmalı.

Sektörde başka bir büyük sorun ise herkesin yönetmen olmak istemesi. Yapımcı bulmak çok zor. Halil Bey çok iyi bir yapımcı, ama onun gibi kaç kişi var? Bu nedenle ben kendi filmlerimin yapımcılığını da üstlenmek zorunda kalıyorum. Oysa yapımcılık; kreatif yönü güçlü, insan ilişkileri iyi olan kişilerin işi. Yönetmenler daha içe dönük olabilir ama yapımcı daha girişken ve bağlantı kurabilen biri olmalı. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir sorun da değil; birçok ülkede yapımcı olmadığı için yönetmen kendi filminin yapımcısı olmak zorunda kalıyor. Ama bu çok yorucu bir süreç. Örneğin, Bakanlık film için size dört yıl süre veriyor ama siz ilk iki yılınızı yapım kısmına harcıyorsunuz. Bu da filmi yavaşlatıyor. Yapım sürecini biri üstlense, siz senaryoya, oyuncu yönetimine daha fazla odaklanabilirsiniz.

Berlin Film Market’te ortak yapımcı ararken kendi enerjinizin ne kadar bölündüğünü fark ediyorsunuz. Farklı kimliklere bürünüyorsunuz. Oysa Türkiye’de sinema beğeniliyor. Festivallerde daha çok yer almamız mümkün. Ama doğru bağlantılar kurulamadığı için bunu başaramıyoruz.

Siz gençlerin avantajı, hâlâ yüksek motivasyonla bu işi yapabiliyor olmanız. Cesaretiniz var. Ay “zor olur” deyip geri adım atmayın. Fon bulma, ekipman erişimi gibi konular artık çok daha kolay. Yapay zekâ bile bir avantaj. Yapmamanız için hiçbir neden yok. Bence hâlâ çok umut var.

Prof. Dr. Rıdvan Şentürk-Mehmet Oflazoğlu, Nuray Kayacan-Halil Kardaş

Sempozyumun ikinci gününün son oturumunda, Doç. Dr. Dilge Kodak’ın moderatörlüğünde Oyuncu Bülent Keser ve Oyuncu Ümmü Pütgül ile oyunculuk üzerine kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirildi.

Dilge Kodak: Sizi tanıyabilir miyiz?

Ümmü Pütgül: İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü mezunuyum. Eğitim sürecim boyunca sahnede olmayı, oyunculuğu, anlatmayı ve anlamayı deneyimledim. Oyunculuk benim için sadece bir meslek değil; insanı, hayatı, zamanı ve mekânı kavrama biçimi. Tiyatroyla başladım; o disiplin, o canlılık hâlâ üzerimdedir. Kamera önü oyunculuğu da bunun başka bir uzantısı gibi. Her ikisinde de ortak olan şey, sahicilik arayışı.

Bana göre oyunculuk yalnızca yetenekle açıklanamaz. Elbette doğuştan gelen bir eğilim, bir sezgi var ama esas mesele çalışmak. Oyunculuğu bir araştırma alanı gibi görüyorum. Her karakter, her sahne bana yeni bir şey öğretir. Metnin altındaki duyguyu, bedenin içinden geçen tınıyı yakalamaya çalışırım. Rolü yalnızca dıştan giyinmek değil; onu içselleştirmek, hatta bir süreliğine onunla yaşamak gerek.

Oyunculukta en çok ilgimi çeken alanlardan biri beden. Beden bizim taşıyıcımız, anlatıcımız. O yüzden yıllardır hareketle ilgili atölyelere, beden tiyatrosu çalışmalarına katıldım. Bedenin hafızası var ve o hafızayla çalışmak bana çok şey katıyor. Kamera karşısında da sahnede de bedenin varlığı, ritmi, enerjisi çok önemli. Bazen bir jest, bir bakış, bir sessizlik metinden daha çok şey anlatır.

Psikolojiyle olan ilişkim de oldukça yoğun. Çünkü karakter yaratmak, bir ruh çözümlemesi yapmayı gerektiriyor. Oyunculuğun temelinde empati olduğunu düşünüyorum. Empati kuramayan biri, gerçek anlamda bir karakteri canlandıramaz. O kişinin nasıl yürüdüğünü, nasıl sustuğunu, neye güldüğünü anlayabilmek için onunla ruhsal bir bağ kurmak gerekiyor.

Set ortamları oyuncu için farklı bir enerji taşıyor. Sürekli dikkat hâlindesiniz, aynı sahneyi farklı açılardan, tekrar tekrar oynamak zorundasınız. Tiyatroda seyirciyle doğrudan temas var, anlık bir döngü yaşanıyor. Ama kamera önünde zaman kırılıyor. O yüzden sette disiplini ve sürekliliği korumak çok önemli. Her sahnede aynı yoğunluğu yakalayabilmek, duygunun dozunu dengeleyebilmek bir oyunculuk ustalığı gerektiriyor.

Genç oyunculara her zaman şunu söylüyorum: Kendinizi sadece oyunculukla sınırlamayın. Edebiyat okuyun, müzik dinleyin, beden çalışmaları yapın, psikolojiyle ilgilenin. Çünkü oyunculuk bir birikim meselesidir. Kişisel gelişimden bağımsız ilerleyen bir oyunculuk bana çok yüzeysel geliyor. Oyuncu önce kendini tanımalı ki başkasını anlatabilsin.

oyuncular Bülent Keser ve Ümmü Pütgül

Bülent Keser: İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı mezunuyum. Oyunculuk eğitimim sırasında teorik bilgiyi pratikle bütünleştirmeye çalıştım. Sahne sanatları bana yalnızca nasıl oynamam gerektiğini değil, aynı zamanda nasıl gözlem yapmam gerektiğini de öğretti. Oyunculukta bana göre en önemli unsur, gözlem yeteneğidir. İnsanları izlemek, onların beden dillerini, konuşma biçimlerini, tepkilerini analiz etmek… Bunlar rol yaratımında altın değerindedir.

Bugüne kadar yer aldığım projelerde karakterle aramda bir bağ kurmaya özen gösterdim. Karaktere empatiyle yaklaşmak, onu yargılamadan anlamaya çalışmak gerekiyor. Her insanın bir hikâyesi vardır ve biz oyuncular olarak o hikâyeye aracılık ediyoruz. Bu da büyük bir sorumluluk. Karakterin iç dünyasına inmeden yapılan her performans yüzeysel kalıyor.

Benim için tiyatro ve sinema birbirini besleyen iki alan. Tiyatroda zaman anlıktır, sinemada ise parçalanmıştır. Her iki alanın dinamikleri farklı olsa da oyuncunun temel duruşu aynı kalmalıdır: Sahici olmak. Tiyatrodan gelen oyuncuların sinema dilini öğrenmeleri zaman alabilir ama bu onlara sahicilik açısından büyük avantaj sağlar.

Setlerde çalışırken, yönetmenle kurulan ilişkiye çok önem veririm. Yönetmenin vizyonunu anlamak, onun yönlendirmeleriyle rolü derinleştirmek gerekir. İyi bir oyunculuk, iyi bir yönetmenlikten bağımsız düşünülemez. Bu nedenle setteki atmosfer, güven ve iletişim çok belirleyicidir.

Oyunculuğun psikolojik tarafı da göz ardı edilmemeli. Özellikle ağır karakterleri canlandırırken oyuncu, kendi duygusal dengesiyle de ilgilenmek zorunda kalıyor. Rolden çıkmak, rolün etkisinden uzaklaşmak da bir beceri. Bu yüzden her oyuncunun kendine bir psikolojik alan yaratması şart.

Genç meslektaşlarıma önerim şu olur: Ne kadar çok karakter tanırsanız, o kadar derinleşirsiniz. Sadece kamera karşısında olmak için değil, insanı anlamak için bu işi yapın. Çünkü iyi oyunculuk, insanı tüm yönleriyle kavrayabilme yetisinden doğar.

Dilge Kodak: Neticede burada sistematik bir eğitim de var. Gerçi bu daha çok 90’lı yılların tartışması ama alaylı-okullu hâlâ var mı sektörde?

Ümmü Pütgül: Kalmadı. Bir de artık şey diyorlar: “Ben söylediklerimi geri alıyorum.” Çünkü öğrenilebilen bir şey. Yani bize hep şey derler: Yüzde 50’si yetenekse yüzde 50’si çalışmaktır. Hatta 30’a 70 derlerdi. Yani yetenek 30’sa yeter. Çünkü çalışmadan olmuyor, bitmiyor. Oyunculuk hiçbir zaman hangi rolü oynarsanız oynayın, yönetmen diyebilir size: “Tamam oldu, çok iyi oldu.” Ama sen bilirsin ki daha iyisini yapabilirdin. Yani her sahnede bile “Keşke bir daha çekseler, daha iyisini yapardım.” diyorsun. Hiçbir zaman en iyiye ulaşabileceğin bir nokta yok, iyiler arasında tercih yapıyor montajcılar ya da yönetmenler. Dolayısıyla hiçbir zaman en iyisine ulaşamayacağın için her zaman çalışmak zorundasın. Her seferinde yeni bir sayfa ama çok heyecan verici bir şey.

Yani bir anda… Benim annem mesela bu ara oğlum olduğu için benim yanımda. Annem çok heyecanlı benim hayatımda. Çünkü böyle normal rutinde giderken bir menajerim arıyor, diyor ki: “Konuk oyuncu gider miyiz?” İşte İzmir’de bir iş. “Ne zaman?” “Yarın.” “Hadi ya!” falan oluyor. “Bir dakika, gidebilir miyim?” dedim, onu yapayım ve… Ay ne kadar heyecanlı. Bir dakika, hayatıma birden heyecan geliyor. Yani iş pratikte de eğlenceli bir iş aslında, zorluklarını kenara koyarak söylüyorum. Yani orada bitmediği için bu heyecan ve arzu ve çalışma, onun çok önemi kalmadı.

Ama şunu ben yaşıyorum. Mesela birçok sette ya da filmde “okullu” derken konservatuvar mezunu… Ondan bahsetmiyorum. Yani bir eğitim almaktan… Her yerde var. Çünkü benim de okulum var dediğim gibi.

Yani ben de öyle eğitimler veriyorum. Ama gerçekten hiç bu konuyla alakası olmayıp hiçbir şekilde saygı duymayan insanlar da yapıyor bu işi. Mesele orada kirleniyor. Yani sen setine zamanında geliyorsun, mesela makyajına zamanında, çünkü iş ahlakı var. Ama sete seti bekletenler ya da işte asla ezberini yapmamış olanlar var mı? Var. Yani gerçekten çok var ve bu beni çok yıpratıyor. “Ben bunlarla burada, bu yaşımda, bu kadar birikimimle ne yapıyorum ben?” diye çok sordurtuyor. Dolayısıyla oralarda birazcık kirlenmişlik var. Ama çok hakkıyla, hiç eğitimi olmadan gerçekten çok severek yapan arkadaşlar da var.

Dilge Kodak: Bir de, belki Türkiye özelinde de olabilir, ünlü olmakla oyuncu olmak arasında bir fark var ya. Hani ünlü olmak isteyen kesime… Televizyona çıkıp hayran kitlesine sahip olmak istiyorsa birisi ve bundan mutluysa, kim ne diyebilir değil mi?

Ümmü Pütgül: Değerlendirdiyse evet. Eskiden hani “Mankenden oyuncu olur mu?” falan denirdi. Şimdi “Influencerdan oyuncu olur mu?” Bunu mu tartışacağız yani? Evet, tartışabiliriz uzun uzun. Ama orada da yaptıkları bir “acting” aslında. Bir sürü var. Öyle influencer olarak başlayıp oyunculuk yapan ve çok da iyi yapan arkadaş da var. O yüzden ben hiç ayırmıyorum açıkçası. Sadece işine saygı duysun, mesele o.

Bülent Keser: Şimdi o yılların öncesine baktığımızda özel kanalların, televizyon kanalının az olması, sinema sektörünün Türkiye’de daha başka bir boyutta olması, sadece konservatuarın olması… Örnek şöyle ilerleyelim. Yönetmen bir oyuncu bakacak, işte Ümmü İstanbul Konservatuarı’nda Oyunculuk Bölümü okuyor. Kastı da illaki oradan bakmış oluyor. Yelpaze o kadar çünkü. Fakat sonrasında özel kanalların çoğalmasıyla beraber konservatuvarda da artık yeterince bulamadıkları ya da başka yüzlerde baktıkları için. Geçmişte çok örneği var işte Perihan Savaş’tan bugüne kadar güzellik yarışmalarına katılanlar, rahmetli Filiz Akın gibi.

Dolayısıyla günümüzde konservatuvarlı, normal oyuncu ayrımı kalmadı. Şimdi kimin nereden nasıl çıkış yaptığı hiç önemli değil ki. Mankenlikle başlar, onun için bir araçtır, yeteneği de vardır. Bir kurs ya da bir eğitim alır ve bir anda yıldızı parlar. İşte festivallerde ödülden ödüle koşar. Önemli olan içindeki yaşadıklarını, deneyimlerini, bilgisini aktarması ve yönetmenin de ne istediğini bilmesi.

Yani özünde alaylı ya da konservatuvarlı, işini iyi yapmak önemli. Çünkü burası bir çalışma yeri nihayetinde. Geçmiş zamanda çok şey görüyorduk ama şimdi o denetimler arttıkça birazcık daha kendimizi de güvende hissediyoruz. Yani sonuçta bir sınır koyulan iki oyuncu olarak buraya gelmedik. Ama her şeyin bir üslubu, bir adabı oluyor. İşinize ne kadar özen gösteriyorsanız, karşınızdaki kişiden de onu görmek istiyorsunuz. Tiyatroda zaman anlıktır, sinemada ise parçalanmıştır. Her iki alanın dinamikleri farklı olsa da oyuncunun temel duruşu aynı kalmalıdır: Sahici olmak.

oyuncular Bülent Keser ve Ümmü Pütgül

Tiyatroda zaman anlıktır, sinemada ise parçalanmıştır. Her iki alanın dinamikleri farklı olsa da oyuncunun temel duruşu aynı kalmalıdır: Sahici olmak.

Antakya Uluslararası Film Festivali İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi Türk Film Endüstrisi Sempozyumu Türk Film Endüstrisi Sempozyumu sektör temsilcilerini bir araya getirdi
FotoFilm
  • Website

Benzer Gönderiler

Antakya Film Festivali Yaz Sineması Etkinliği

06/03/2025

“Türk Film Endüstrisi” Sempozyumu İstanbul’da Gerçekleşiyor!

04/23/2025

12. Antakya Uluslararası Film Festivalinin Altındefne Ödülleri sahiplerini buldu

10/25/2024

“12. Antakya Uluslararası Film Festivali” başladı

10/20/2024

81st Venice International Film Festival Awards

09/08/2024

Fotofilm 5. Uluslararası Kısa Film Festivali Finalistlerini açıkladı

04/11/2024
Bir Yorum Ekle
Yorumunuzu Yazın Yanıtı İptal Et

İlginizi Çekebilir

12. Antakya Uluslararası Film Festivalinin Altındefne Ödülleri sahiplerini buldu

10/25/2024

Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi İletişim Fakültesi Konferans Salonunda düzenlenen ödül törenine, Mustafa Kemal Üniversitesi İletişim…

Gürel Sürücü’nün üçüncü öykü kitabı CANKURTARAN ÇIKTI!

09/14/2021

FotoFilm Sanat Merkezi, İlk Mezunlarını Vermenin Heyecanını Yaşıyor

09/17/2021

43. İstanbul Film Festivali’nde ödüller sahiplerini buldu

04/29/2024
Bizi Takip Edin
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram
  • YouTube
Son Haberler

38th European Film Awards 2026

01/19/2026

6. Esenler Film Festivali ödülleri sahiplerini buldu

01/03/2026

14. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivalinde ödüller sahiplerini buldu

01/03/2026

36. Ankara Film Festivali’nde Ödüller Sahiplerini Buldu

01/03/2026
Demo
Kategoriler
  • Araştırma
  • Bilim & Teknoloji
  • Çağdaş Sanat
  • Dünya
  • Festival Kapısı
  • Foto Haber
  • Güncel
  • HABERLER
  • Kitap Kapağı
  • Kısa öykü
  • Köşe Yazıları
  • Röportaj
  • Seyyahın Karnesi
  • Söyleşi
  • WORLD NEWS
  • Yedinci Renk
Son Haberler

38th European Film Awards 2026

01/19/2026

6. Esenler Film Festivali ödülleri sahiplerini buldu

01/03/2026

14. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivalinde ödüller sahiplerini buldu

01/03/2026

36. Ankara Film Festivali’nde Ödüller Sahiplerini Buldu

01/03/2026
Facebook X (Twitter) Instagram YouTube
  • Anasayfa
  • FotoFilm TV
  • Yazarlarımız
  • İletişim
  • KVKK Metni
© 2026 FotoFilm. Designed by Pexist Bilişim.

Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.